Ara
  • Sibel Karabulut

GECENİN İÇİNDEKİ SEN…

En son güncellendiği tarih: 23 Tem 2019



Lodosun en huzursuz olduğu ân vardır ya, çıldırmış gibi her yana saldırıp, üç kuruşluk huzurunu söküp alınca, en sonunda rahatlayıp sesini kestiğinde, sen de ne yapacağını bilemez, uyumaz, oturmaz dolanmaya başlarsın ya evin içinde, işte öyle amansız, öyle üstüne üstüne gelen bir gece, bu gece! Huzursuzluğu ile ruhunun havasını da bozmayı başarınca çekip gitmiştir, sabahın olmak bilmeyeceği bir gecenin ortasına düşürerek hem de.


Geceyi dinlemeye başlarsın. Hangi duvarları aşarak geldiğini bilmediğin sesler, kulağına sızar; öksürme, horlama derken, tartışmakta olan birilerinin ne söylediklerini anlamaya çalıştığını fark edersin ya, nereden gelip nereye gitmekte olduğunu bilmediğin bir huzursuzluğa akıl hocalığı etmek, yol yordam vermek kalır ya, artık ne gece sana yeter ne de sen geceye… Üstelik tam olarak ne düşündüğünü de bilemediğin o anda, sabah mı yoksa gece mi zamanın bile kararsız olduğu o anda, aniden indirir yağmur. Geceyi bırakır yağmuru dinlemeye koyulursun. Aralıksız yağan yağmur, birbiriyle hiçbir bağlantısı olmayan anlamsız, kopuk, anı bile olmayan geçmişin karelerini oynatmaya başlayıverir.


Didik didik bir iç hesaplaşmanın içinde bulursun kendini. Düşen her damla, sanki seni sorguya çekmektedir ve sen kendini kandıracak en geçerli mazeretleri aramaktasındır. Oysa birkaç gündür gayet mütevazı takılmaktaydın, bu yanını alıp yerine öfkeyi bırakırken hızını kesmiş, sakinlemiştir yağmur. Uykuya da geceye de restini çekip sigaranı yakar, taşan öfkeni kendine anlatmak, anlatabilmek için satırlara sığınır, ruh halinin resmini çizmeye başlarsın. Ne olduğunu bilmediğin bir durumun hem ulağı hem de elçisi olan yağmur, neyi haber verdiğini, hangi konuda zeval gelmeyecek bir konuya arabuluculuk yapacağını söylemeden diner, seni bir güzel uykundan etmiş olmanın sinsi sırıtmasıyla…


Düşüncelere gark olursun yağmurun bıraktığı tıpırtılar eşliğinde, odadaki eşyalara göz gezdirirken, “olası bir depreme ayar çekti, bu kadar yeter diye belki de,” sadece kendin için değil dünya adına da felaket tellallığı yaparsın. Belki de bir öykünün ya da bir şiirin ilham kaynağı olacak bu gece, bana değilse bile mutlaka birilerine… “Ah! O yağmur, bana el değmez ki.” diye hayıflanır, yorgun öfkeni diriltir ve makarayı başa sararsın. Bazen sevdiğin bile yetmezken sevdiğin dahil hayat bir yanılsama ise… Sana yansıdığı kadarıyla yetinip fazla eşelememekteyse giz… Mütevazılığını geri çağıracak, öfkeni kapkaça kurban edecek azılı bir mutluluk da yoksa elinde, içinde bulunduğun koşulları tutup kolundan dışarı atamadığın gibi, öfkeni de kapı dışarı edemeyeceğini bilirsin, bilirsin çünkü gözünü dikip bakacaktır. Çamaşır suyunda ağarttığın geçmişin mazeretleri, hüzünleri, “Ama ben…”leri… dağ gibi önüne yığılmadan erken davranır, alttan almaya, öfkeni usul usul sevip okşamaya, seni ele geçirmesin taktiğine soyunursan öfkenin orospusu olursun. Soyunma! Kader ve öfkeyle nereye kadar işbirliği yapacağını da sorma, sorma kendine…


Gönüllü ya da gönülsüz olmana bakmaz hayat, cilveleşir. Çaresizlik en sevdiğidir, oynaşır durur herkesle olduğu gibi seninle de. Sen en iyi bildiğin pozisyon sana dur! “Tanrım, beni neyle sınıyorsun?” sorusunu sora dur! Çaresizliğine sor, bıkma sor, bık sor! Dön bir daha sor, soluklan bir daha sor….


Göreceli tercih, huzur ya da aşk! Gizil tercih, “Para eşittir güç.” İçindeki çocuğa dudaklarını bükerek, “Ama biraz daha fazla olsun istiyorum, çok değil.” diye dur. Masumiyet numaran da sökmüyor hayata. Obez için hayat tatlıya karşı koymaksa, direnci bu yazılmışsa… Ya ötekiler! Hayat obezi insanlar! Bozulmuş plak gibi, “Neden ben? Niye ben?” diye bıkmadan sorsunlar! Cevap alanı duymuş gibi iştahla sen de sor, isyanla sor! Israrla niyelemelerim, niyelemelerimiz niyedir?


Seni sana emanet eden Tanrı’nın, sırf bu sebeple gerekçeli yaşamın avucunda, kimi zaman Kaf Dağı’nın tepesinden bakacak kadar kibirle obezlenir, kimi zaman da yerde bitmiş bir ot gibi üstüne basıp geçenlerin ardından, “şimdiye dek yazılmamış, romanlara roman olmadığını hatırlatacak bir hikâyem var,” iddian savunmasızlığının onaylanmasını istemen değil midir, bir kedi gibi başının okşanmasından başka bir şey istemediğini gururuna bile itiraf edemediğinden. Çünkü dostluğa yataklık etmeyen çıkık omuzlarda sadece çıkarını kucaklayanlara ağlamışsındır. Yar da yoktur yaren de… Onaylayan da… Yalnızsın kabullen!


Sınırlarının ötesine yaptığı harekât ile hayat seni şamaroğlanına çevirmiş ve şamarlandıkça ayakta kalmaya, “Güçlü olmak.” kılıfını uyduruvermiş, “Giyin kılıfı sus.” diyor işte sana! Neyine güvenip kafa tutuyorsun ki… Oysa biliyorsun olmayan maddiyatın ve bilimum her türlü şeyin eksikliğini ötekiler hissetmesin diye dendiğini. “Bilmiyormuş gibi takıl, çaktırma.” diyor hayat. Bile bile de…


Bazılarına kesilen naylon faturanın soruşturmasını muhasebecimiz olarak Tanrı hayata keser mi? Kesmez ise ben dahil toptan yanmaz mıyız? Her şey dahil, promosyonlu hikâyenin faturasını sen hayata çoktan kesmişsindir. Elinde hem de en klasiğinden olan hikâyene dahi yeterli mazeretin Z raporunu çıkaramazken… Yanlış zaman, yanlış insan, dolayısıyla yanlış kararların sonuç hikâyesinin içinde, maddeye yenilmişlerin, inancını şov men-girl’üğe dökmüşlerin arasında yapayalnız olsan ne olur, olmasan ne olur, düzene değil sadece kendine çekidüzen vermek gibi bir iyi niyete rağmen, Bush’la konuştuğu gibi seninle konuşmuyorsa Tanrı! Tanrı’nın gücü ile eşdeğer olmuşsa maddeye sahip olmak, sen bu saatten sonra kapitalist olsan ne yazar, inançlı bir şovenist olsan ne çıkar. Bir bez parçası sadece saçını değil düşüncelerini de örter. Yani bir hikâyeye -kendi hikâyene bile- ancak ve ancak duble yan karakter olabilirsin. Bedenine ve ruhuna aitliğin dışında, herhangi bir aidiyet bırakılmamışsa sana, kahvenin de kırk yıl hatırının da unutulduğu zaman ise zaman, kaset plağı, CD kaseti devirmişken…Sen, “Neden ben?” ve “Niye ben?” diye bozuk plak gibi isyan cızırtıla!


Hayat, “Git! Hadi uza köprüye.” diyormuş gibi gelirken… Diyeceği olan da olmayan da beri gelsin kozunla babalanırken öfkene, gençlik isyanlarının gözyaşını dökemeyecek kadar, o kadar yorgunsundur. Ne fikrinin ne zikrinin bir kez denk düşmediği hayat, bir kereliğine de olsa adamlığa ya da analığa soyunursa şayet, hep okeye döndüğün umutlarının heyecanını bile çok görmesini açık ederse, işte o zaman, beni anlamayan hayatı anlamak için çabalayabilirim, çabalayabilirsin, çabalayabiliriz. Analık ya da babalık etse hayat, bir kere de benim için, bizim için tüm hayatını ortaya koysa ne çıkar? Kibirli bir obezlikle hayat benim için hayatını harcasın istiyorum, öte yandan da harcanmış geçmişimi yiyorum. Hırslanıyorum. Bire yirmi veren domuz gibi bire yirmi almak isteyerek… Yirmiyi alabilmek için ortaya koyacağım bir için de şu saatten sonra temkinleniyorum. Gereksiz, çok geç kalınmış bir temkinlilik! Yani armutun pişmesini ve ağzıma düşmesini bekliyorum. Evde armut, sokakta armut ağacını bırak ağaç bile yok. O halde bu armut beni nasıl bulacak! Armut da bizim gibi içinden çürümüyor mu zaten, bulmasa da olur, olur da artık acı çekemeyecek kadar yorgunum, ama bire yirmi almak isteyen domuz gibiyim de. Pehh! “Ben böyle hayatın ta …” deşarjının da sırası değil gibi sanki. Düşünce suçu sayılmaz canım bunlar, gece vakti, bir başıma zırvalıyorum, öbür yandan da çok sancıyor ruhum. Neyse ne, fasulyeden sayılır zaten. Acep fasulye fikirlerimden midir hiçbir şeyin beni iplemeyişi? Gözyaşımla ıslatıp pamuklar içinde büyüttüm oysa ki ölmüş fikirlerimi, prematüre umutlarımı. Tam hayatın a ile b’sine uyumlattıracakken önce biri sonra her biri tek tek… Tüm kuvözleri dolu ki hayatın. Zira hasbelkader kalanı da hayat ve çarkı öldürecek hiçbir fırsatı kaçırmıyor, dolgu, kanal, köprü takviye kuvvet ayakya kalmaya çalışırken… Aşkta, parada, dostlukta ve bilumum her türlü şeyde ısrarla köşeye sıkıştırmış, dişlerimizi sıkmaktan direncimiz kırılmış… Elinde işi şova döktüğün bir inancın, tuttuğun bir köşen yoksa aitdiyetsizliğini savuşturur, geçiştirir, düşlendirirsin. Umudun bir üst boyutudur kendisi, düşlerine koşar gibi yaparak yüreğini kandır, “Her şeye rağmen.” de ve yaşa git işte! Bir dua mıdır? Yahut da bir inanç, bir din mi dir?... Ayakta kalma dinine tapınıp düşlere koşar gibi yaparak hayatı kasıtlı kandırmayla yaşarken, kendi halinde, halimizde gerçeğini kabullenirken, ara sıra kabullenemezken…


Kurguya teslim olup roman kahramanları gibi yaşamayı da beceremiyorduk. Onlar kadar ne cesur ne de ataktık. Herkes kendisini o kadar önemli bir yere koyuyordu ki, kötü sonun alıcısı çıkmıyordu bir türlü. En güzel son peşinde koşmaktan, ummadıklarımız sonumuz ve gerçeğimiz oluverince şaşkın ördek gibi yalpalıyorduk. İşte! Huzursuz lodosun sonunda başardığı ruh yalpalaması olağanlaşıp bir uzva dönüşürken, insanlığımı unutmuştum, toptan herkes dahil! Çok ucuz kahramanlıklara soyunuyordum, soyunuyorduk. Roman kahramanları kadar olmayı beceremeyip bir de kötü sonların, yalnızca romanlarda ve filmlerde olduğu sanrısına kapılıyorduk, esas kahramanların üzüntüsüne eşlik ediyordum, ediyorduk. Ha sahi! Bir de anadan doğma kader kurbanlarına üzülüyordum, üzülüyorduk. Kötü son alıcısı çıkmazken… Acabalara gelmeksizin, diptekileri görmeksizin hırsla en güzel sonlara layıklıyorduk kendimizi, üstelik insanlığımızı unutarak yapıyorduk tüm bunları. Bunları yaparken de özüne dönen maymun hırsımızla, iştahımızla daldan dala fikirlere, yarınlara, aşklara ve en güzel mutlu sonlara konarken çelişkili dünyanın en çelişkili maymunlarıydık. Anahtar mevcudiyetinde, mevcudiyetimizde mi gizleniyordu? O yüzden mi kendi kendimizi yalanlıyorduk sirk halini de aldığımızda, sahte tebessümler ardına gizlendiğimizde… Çığlıklarımızın vahşiliğini, dişlerimizi ve menfaai böyle gizleyebiliyorduk. Ne olursa olsun sadece ve sadece en güzel sonu istiyorduk. Mafyasının çökertilmesini istemeyen baba gibi, yakalanmayacağını düşünen katil gibi, hiç ayrılmayacağını zanneden aşık gibi her şeyi ama her şeyi istiyorduk. Ama diğer yandan kadınlar, dünya tarihini değiştirmiş edasıyla tarihi değiştiremeyen adamların elinde geçmiş ekstresi çıkarttırma muamelesiyle eziliyordu. Sonu buradan öğrenme merakı nedir, evrenin sırrı, başlangıcı kadının geçmişinden yola çıkılarak mı bulunur, çözülür?


Fasulyeden biri saysa kendini, belki de dünyanın çok hassas dengesi yerine oturacak, kimbilir? Hesapta olmayan son yalpalamasında rutin depresif gelgit ile de Rusya’nın gazı gibi herkese ve hayata karşı bir kozumuz olsun istemiyor değildik. “Ne Mutlu Kozum Var Diyene.” özenmemizi ahbap çavuşlar döllüyordu, muza aş ermemizi. Asiliği ve öfkeyi güç sandığın gençliğin de yanılgın da gitmiş… Yorgunluğuna rağmen geçmiş, umut, hayal kırıklığı ve öfke dip temel temizliğe kalkışmış, güzel son senaryosu yazmaktan azcık vazgeçmiş, ön adı acımasız olan hayatın gözüne batmamaya çalışarak yaşarken… Nicedir. Aslında başında beri. Ama sonları biçen bizim dışımızdaki herşeydi… İşte buna katlanamıyordum, katlanamıyorduk!


En çok da pozitiflere gelmiş kadınlar katlanamıyordu. Pozitiflere gelmiş kadına yeryüzünde bir avuç yer bulamayıp cennete koymuşlar, yersizlikten yurtsuzluktan ve de kotasızlıktan negatif doğan kız çocukları büyümüş, şimdinin mutsuz kadınlar ordusu, hırsını tişörtten bir türlü -alengirli deterjana rağmen- çıkmayan lekeden başlayarak, tüm hayatını ortaya döktüğü histerik deşarjlamalarla rütbe yükseltmekte…Adamlar hak getire rütbeye… Bu bahar, bir avuç umudun grip riskinden dolayı getirilmemişliğinedir yakılan histerik ağıt yoksa önlem babında telef olmalarına değil, o kadar öfke bulutu, nereye baksan sis… Meğer Brütüs’lüğe soyunmuş göçmen kuşlar! Umudun yeryüzünde değilse bile gökyüzündeki temsilcileri de elini çekti omzumdan, omzumuzdan… Gecenin bir vakti ziftleşmiş ruhunu arındır bakalım, arındırabilirsen. Aslında böylesi, hayatı ve kendini aşağılamak kolaylaştırıyordu tahammülü. İster barut fıçısı ister mütevazı ol! Ya da hiçbir şey olma! Kederinle milyonlarca hücreni öldürmekten başka bir boka yaramayan isyan da kanatlandırmıyor anla! Tekerlemeye dönüşen fasulye fikrine, zikrine, isyanına bedenin de artık karşı koyamıyor, sadece uyumak istiyor nihayet, nihayeti görünce sızmaya meyillenir, hayattaki tek teslimiyetin, koşulsuz… Yatağa gidemeyecek kadar sızgınsındır, kanapede kıvrılmış, kültablasından yayılan düşüncenin keskin kül kokusu tiksindirse de umursayıp umursamamakta, tiksinip tiksinmemekte gidip gelsen de kesin olarak bildiğin tek şey, uyandığında kendine söyleyeceğin tek şey, küfrede küfrede hem de, “Adamakıllı uyumak ve uyanmak vardı.” diyeceğin… Sızlanmalarını, tüm günkü sızgınlığını da düşünür, düşünerek sızarsın…


Sibel KARABULUT

0 görüntüleme
© 2023 by Kurgu Kafa.