Ara
  • Sibel Karabulut

KELİMELERDİR BENİM KANATLARIM…


KELİMELERDİR BENİM KANATLARIM…


Okuryazar, okuması ve yazması olanı mı tanımlar, buna mı yetmektedir gücü, yoksa sonsuz alt okumaları olan yenilmez güç de sırrına vakıf olunamayacak bir kelime midir?


Okur nedir, neyi, kimi ifade eder? Okur, kitabı mı yoksa kendi kendini mi okur? Kendinle, hayatla meselenin olması, kendini, hayatı anlama çabası seni önce okur, sonra kitapsever ve en nihayetinde edebiyatsever yapınca okuryazar olmanın altını doldurmakla evrildiğiniz yılları biriktirmeye başlarsınız çocukluktan itibaren. Kitaplardaki karakterlerin duygu ve düşüncelerinin çevrenizdeki insanlardan daha ilgi çekici olduğunu çocuksu bir heyecanla keşfettiğinizi, hayal dünyanızın gelişimine katkıda bulunduğunu bilmeden, kitapları tutkuyla okuduğunuzun farkında bile olmadan okursunuz, hayal dünyanıza yetişip eşlik etmeye çalışır kitaplar. Böylelikle kelimeleri resme çevirdiğinizi, neyin gerçek neyin hayal ürünü olduğunu ayırt ettiğinizi, merak ve gerçeklik algınızı geliştirdiğinizi bilmez sadece okur, okudukça daha çok okursunuz. Orada burada yığılır kitaplar… Bir gün durup baktığınızda kütüphaneniz vardır artık size ait. Okurken metni denetlemeyi, metne kaptırıp zevk almayı, varoluşundan uzaklaşmayı ve aynı zamanda metin ile yazarı yargılarken gerçekliğe düşmeyi yaşar ve tüm bunları kafamızın içinde yaptığınızın bilincinde olmadan çoklu ve hızlı düşünmeyi öğrenirsiniz, yine bilmeden. Çünkü seni ele geçiren itki ile gizli gizli kendini ve hayatın merkezini aramaktasındır. Kitap okumanın eğlenceli yanını keşfetmek sizi ya sıkı bir okur yapar ya da bu keşfi yapamadıysanız ders kitapları haricinde okumazsınız. Eğer hayatın içinde ve bir taşrada sıkışıp kaldıysan, yönünü arıyorsan, karakterlerle sohbete koyulmuşsan kitaplar ile arkadaşlığın ötesine geçmişsindir, en yakın dostun olduğuna aydığında, artık okur olmanın altını doldurduğun başka bir yerden hayata bakmaya başlamışsındır. Yani okur olarak hem kendimizi hem de okurluğumuzu deneyimleyebilmek esas süreç, okumayı öğrenmiş kimse değildir okur. “Nasıl okur olunur?” kısmındayız, “İnsan niye yazar? Nasıl yazılır?” yazar kısmında değiliz henüz!


Metin ile okur arasında kurulan bağ bire birdir ve çok özel bir ilişkidir. Kimi zaman “o da benim gibi düşünmüş” der, kimi zaman o metin aracılığı ile kendinde görmediğini görür, karakterle ve kendinle bağ kurar, kitaplardan bir fanusta yaşarsın. Kitaplar üzerinden kendini ve hayatı tanımaya çalışırsın. Kitap okumadığın gün suçluluk hissediyorsan, işte o zaman gerçek bir okur olmuş ve artık okuryazarın okur kısmını doldurmaya başlamışsındır. Siz var oldukça deneyimlenen bir süreç olduğunu, kitaplar kadar okumaların da sonsuz olduğunu, fikir deryasında önce kendinizi sonra da okurluğunuzu keşfetmenin ardından yazmaya giriştiyseniz… Bu size başka bir keşfi gerektirir. Artık okuryazar olmanın yarı yarıya kısmına gelmişsindir. Düşünmeyi, sorgulamayı öğrenmek bir yana düşündüklerinizi ifade edebilmek ve bunun için gereken kurgu ve yazmak haricindeki başka bir dünyanın kapısı aralanmıştır, yani niyetin, iyi niyetin yetmediği, “bir fikrim var” demenin yol, yöntem ve teknikleri ile karşılaşırsın. Evet, bir okur yalnızdır, ama yazmaya niyetlenen bir okur çok daha yalnızdır. Hem cesaretsiz aynı zamanda cesur yolun başında durursunuz öyle! Bu durumu idrak edip de yola çıkmak cesaret gerektirdiği kadar azim de ister. Önce yazmayı, yazdıklarınızı defalarca okuyup düzeltmeyi ve bitirdikten sonra da yazdıklarınızı bir iki yakınınıza okutma ve anlaşılabilme kaygınız vardır, gizli yazarsınızdır artık, olmak haline geçme çabasında. Edebiyat dünyasına hoş geldiniz! Kimsesizsiniz! Yolunuzu, yönünüzü tıpkı bir okur gibi yine kendiniz keşfedeceksiniz. Karanlıkta el yordamıyla yönünüzü bulmaya çalışmaya başladıysanız hoş geldiniz yazın dünyasına! Yayımlatabilmek ise bambaşka bir çaba ve azim, işin o tarafına değinmeyeceğim.


Günümüzde herkes sosyal medya kullanıyor, dolayısıyla kendi resmini ya da herhangi bir resim yahut manzarayı, bir ânı ifade etme ihtiyacından doğan, okumanın önüne geçen “yazmak” eylemi içindeyiz artık, bu açıdan bakarsak hepimiz yazarız. İnternet çağında bilgiye, yazıya her an ulaşabilmenin kolaylığını yaşamayan eski nesiller, yaşadığı yerdeki mevcut kırtasiyeye her ne geldiyse o kitaplar üzerinden dünyasını geliştirmiştir, velhasıl okumak, bir istek bir aşk meselesiydi. Fakat o zamandan bu zamana ne yazık ki okumaktan ziyade yazmaya geçildi. Yazılmış olanı paylaşarak kişi, kendini ifade ve ifşa etme çabasında, aslında anlık paylaşım üzerinden verdiği mesaj ile anlaşılmayı ummakta. İşte bu umuş içinde, farklı bir şey yapma isteğinde, kendine has bir şeyler yazmak ve anlaşılmak kaygısı var ise, bunu güdüyorsanız şayet, azcık okur mu olmalısınız ne? Ya okuyacaksınız ya da hiç okumadığınız yazarların kitaplarından yapılan popüler alıntı kısırdöngüsünde yerinizi alacaksınız. Her türlü sonuç okumaya, çok okumaya ya da anlık alıntı ile oku geç okumasına çıkıyor. “Nasıl bir okursun?” konusundan bahsetmek değil “Neden bu kitabı yazdım?” asıl niyetim bu.


“Kar Kiraz Kuşu” kitabını yazma aşamasına nasıl geldim, meselem neydi? Ama önce “Yazmak nasıl oluşur, nasıl gelişir? Neyi yazacağını bilerek mi, bilmeden mi masanın başına oturursunuz?” Bu soruların cevaplanması gerekliliğini düşündüğüm için yazmanın çok öncesi başka bir süreci anlatacağım, deli değilim, ama aynı zamanda deliyim.


İmgeler tıpkı kelebekler gibi etrafınızda uçuşmaya başlamıştır, işe koyulduklarının farkında bile değilsinizdir. Kimi zaman bir film repliği, kimi zaman sokaktaki bi kadın yürüyüşü, kimi zaman birisinin hararetli konuşmasına şahit olup ne söylediğini anımsamadan sesin vurgusunun sizde bıraktığı iz, bir mimik, bir resim, bir satır, bir yaprak her ne ise siz bilmeden kelebekler imgeler toplar ve üzerinize bırakır. Bilmezsiniz ne olduğunu, imgeler birikir birikir birikir… Beyin imgeleri büyük bir gizlilik içinde mantıklı bir sınıflandırmaya ayırır, nöronlar iş başındadır her daim…


“Bu imge geldi, bunu önemsedi, dur bakalım ne çıkacak! Anlamadım.” diye mi kendi aralarında konuşur nöronlar bilmiyorum ama gelen imge için bir bölüm yoksa şayet, bağ kurulabilecek en uygun bir yere yerleştirip dörtnala oradan oraya sinyal trafiğinde kayıt tutar, bilgi işler. Bu arada Kraliçe Kelebek de kozasını öre durur. Ve gün gelir tetikler herhangi bir şey, o şey ne bilinir ne bilinmez. Beyin, Kraliçe Kelebek’i doğurup zihnin rahmine atar, “Artık gerisi sende büyüt, besle.” der. Babası kimdir bilinmez, sen mi, imge mi, Tanrı mı ama bir şey, bir şey işte? Zihnindekini ayrımsamaya “aydınlanma” diyorum ben, kozasından çıkmış fikri doğurmuştur Kraliçe Kelebek! Fikrin kendini doğurduğu bir kırılma ânı, nefes alma, hayatla buluşma ânı vardır. İşte o an bana mutfak penceresi kenarında üç yıldır duran iki kuş bir de otobüs biblosu ile geldi, her zamanki gibi durmakta değiller. “Bir kuş var ve bu kuş seyahat edecek, uçmayı reddeden idealist bir kuş bu kuş.” Kırılma anı zihinden çıkıp size kendini fark ettirdi, sonrası mı kopuk, bağıntısız kelimeleri bir araya getirmek ve notlar almak! Bundan sonrası Ursula K. Le Guin’in de dediği gibi: “Sözcüklerdir benim derdim.” Seni kanatlandıran kelimeleri dizmek, hizaya sokmak tek derdin olmuştur, öylesine keyifli aynı zamanda huzursuz bir savaş… Fikircikler, kelebekler gibi zihninize kondukça siz artık vahşi bir at gibi oradan oraya koşturan kelimeleri zapt etme çabasıyla kimi zaman uykunuzdan uyanır, kimi zaman da sohbet ortasında kendinizle kalma ihtiyacı duyarsınız. Ve görünmez kelebekler sayfanızda uçuşur durur, sayfanıza konan her kelimeyle özgürleşir, yazdıkça bilinmeyene, aynı zamanda bildiğinizi yazmaya koyulursunuz. Yazdıkça ne düşündüğünüzü fark etme hazzı yaşarsınız. Karaktere hâkimiyet kurduğunuzu zannettiğiniz de oysa sizi ele geçirmiştir. Karakteri konuşturduğunuzu sandığınız, yarı tanrı zannettiğiniz bir ân vardır ama o andan başka bir şeye geçiş yaptığınızın, itaatkâr bir kul olduğunuzun farkında olmadığınız, karakterin konuştuğu çok özel başka bir ân vardır, o konuşur siz yazarsınız, “Tanrı ve Köle” kim bilinmez. Yazmak, yaratmak, keşif karışır, saltanat ve esaret birbirinde yok olur, hem de birbirinde var olur. Artık Tanrı’nın mı yahut karakterin kelimeleri mi yoksa ruhunuzdan damıtılmış imgeler mi satır olur onu asla yazan da okur da çözemez, fikriyatım bu! Çoklu bir devinim, bir işleyiş vardır yazı akar akar… Satırlar dizilir ardı ardına. Dosyalarını yayımlatamamış biri olarak vazgeçmekle vazgeçmemek sınırında çok gidip geldim, vazgeçip küstüm, en önce kendime küstüm sonra da her şeye. Sevgili ülkem her zaman bir şeyler yazacak sonsuz bir umman malzemesi, küslük filan umursamıyor, içsel baskıya daha fazla direnemedim ve boş bir Word dosyası açtım. O boş sayfa, bana öyle şeyler anlatmaya, sesini benim üzerimden duyurmaya çabalıyordu ki… Ülkemizde kavramların, tanımların, aidiyet duygusunun, ayrıştırılmanın ve her şeyin dönüştürülmeye zorlandığı günleri arkasına almış, insan olmayı, olabilmeyi, ne kadar insan olduğumuzu, insanlığımızı sorgulatıyordu bana, o boş sayfa ve adı sanı henüz belli olmayan o kuş.


Dil, din, ırk olmadan hayvanlar ve insanlar penceresinden baktım hayata ve dünyaya. Ve şu soruyu sordum kendime: “Bir insanı sevmekle başlamadı hiçbir şey, başlamayacak mı?” Sait Faik’in, “Bir insanı sevmekle başlayacak her şey.” deyişinin üzerinden yıllar geçti ve bir insanı sevmekle başlamayınca hiçbir şey! “İnsanlar âlemi hayvanların gözünden ne âlemde?” sorusu ile de başka bir soru sordum kendime: “Bir hayvan bir hayvanı severse, hayvanlar âleminde neler değişir, nasıl değişir?” İşte biblo kuş ile gelen fikir, adı sanı olmayan bir kuşa dönüşüp sorularıyla benden çok önce yola çıktı. “Beni takip edersen adımı fısıldarım,” dedi. Ben de peşine sürüklendim.


Yaşamın temel harcı olan sevgiyi bizden daha iyi karan hayvanların gözünden insanları anlattım. Onların dünyasını, insanlara karşı başlattıkları özgürlük hareketini yine insan dünyasının masalları ve mitolojik öğeleri üzerinden aktardım.

İnsan olarak birbirimizi önyargısız, koşulsuz, beklentisiz sevmeyi ne kadar beceriyoruz? Ne yazık ki, “Kuşlar gibi uçmasını balıklar gibi yüzmesini öğrendik ama kardeşçe yaşamayı öğrenemedik.” diyen Martin Luther’i henüz yanıltamadık, “Yanılıyorsunuz bayım.” diyemedik.


Demem o ki, var olduğum sürece kelimelerimle kanatlanıp uçmaya, yazmaya devam edeceğim, daha güzel bir dünya için…


Kelimelerdir benim kanatlarım…

0 görüntüleme
© 2023 by Kurgu Kafa.